Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Hiç yazılamayacak, hiç anlatılamayacak duygular vardır hayatta. Bir 8 Mayıs akşam üstünde içime oturan ve dahası oradan bir daha hiç eksilmeyecek tonlarca kaya etkisi yapan bir duygu… Yazmakla yazmamak arasında gidip gelirken, bu blogta onunla ilgili birçok kez yazmışken, yaptığımız, yapacağımız işlerden bahsetmişken şimdi yazmamak? Bu blogta yazan bütün filmleri yapmama sebep olmuş, cesaret vermiş, her zaman kollamış bir “abi”nin gidişi ile ilgili bir şeyler yazmaya çalışmak. Elleri titriyor insanın.

Sette “Zılgıt çekeyim mi?” diye soran düğün şarkıcısını yanlış anlayıp “Neyi çekiyorsun filmi ben çekiyorum” diye kızan durumu anladığında ise mahçubiyeti anında yüzüne yansıyan ve yaptığı her iş ödüllü bir yönetmen; bir kahvaltı masasında hızlı hızlı konuşarak ve azarlayarak bu işi neden yapmam gerektiğini anlatıp, sonsuz desteğini sunarak iş sahibi olmama sebep olmuş bir abi; işi bırakıp restoran açacağım dediğimde “Valla küçük bir büro yaparız içine ve orada benim filmlerimin castını yaparsın, şansın yok” diyen bir inatçı ve elinde birasıyla her zaman kısa gelen tişörtlerinin altından görünen göbeğini eritememekten şikayetci bir arkadaş…

Seyfi’yi 22 gün bekledikten sonra 8 mayıs’ta kaybettik. Hastanede benim gözlerim en çok onu aradı. Sanki o değil de bir başkası kaza geçirmişti ve Seyfi gelip herkesi toparlayıp durumu yoluna koymalıydı. Emin’in dediği gibi artık herkes kendi Seyfi’siyle başbaşa. Ve benim Seyfi’m görmeyi çok istediği ama göremediği evimin bir köşesinde ne zaman umutsuzluğa düşsem sırtımı sıvazlıyor. Ve festivalin son günü gitmek zorunda kaldığı için yarım bıraktığı dansını ediyor…

“Sen otursan, gitmemiş ki! olsan
Ben sana bir eski Endülüs avlusu
İstersen serin bir Portofino getirsem
Ya da Yedigöllerin yedisini birden.”
                                    B. Keskin

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı Çık